Kaş-Bodrum Bisiklet Turu (Antik Kentler ve Müzeler)

Bir önceki bisiklet turumu doğanın yeniden uyandığı bahar ayında, Osman Abi ile birlikte Alanya ile Kaş arasında yapmıştım. O unutulmaz turumuzdan dört ay kadar sonra ve araya giren sıcak bir yazın ardından, bitirdiğimiz yerden, Kaş’tan başlayarak bu sefer Bodrum’a doğru gideceğim. Yanımda bisiklet turlarımın ilham kaynağı, Ekolojik Yaşam Bisiklet Derneği başkanı canım kuzenim Tanju ve enerjisi, hoşsohbeti ve şahane kişiliği ile Hakan Abi var.

Bu gezi yazısındaki kişi ve kurumlar tamamen gerçek, iç sesler ve hikayeler kısmen hayal ürünüdür. Belki bu, diğerleri gibi tam anlamıyla bir gezi yazısı olmayabilir.

KaşXanhos ve LetoonSaklıkentFethiyeDalyanKöyceğizAkyakaMarmarisDatçaBodrum

Kaş

Eylül ayının son haftasıydı. Güney’in kavurucu yaz sıcakları henüz bitmemişti. Ancak gündüzleri Akdeniz’in kokusunu içine alıp ruhumuzu serinleten, akşamları ise tenimize dokunup Akdeniz’e geri dönen meltem esintileri, Kaş’ın bu en güzel zamanlarında orada bulunan bize “İnsan zamanı durdurmak istediği yere aittir.” diyordu.

Antiphellos Antik Tiyatro

Bir önceki turumuzda Osman Abi ve bana Alanya’dan Antalya merkeze kadar eşlik eden Selin, bu turumda da beni yalnız bırakmadı ve bisikletimizle çıktığımız yolculuğumuzda Kaş’tan Fethiye’ye kadar toplu taşıma araçlarını kullanarak bizi takip etti.

Kaş

Selin’le, Tanjular’dan bir gün evvel Kaş’a gelmiş ve yukarıdaki fotoğrafta balkonundan Akdeniz manzarasını gördüğünüz daireyi tutmuştuk.

Kaş

O sırada eşi Tülay ile birlikte Kaş’ta bulunan Osman Abi de bize katıldı ve birkaç kadehin daha da güzelleştirdiği sohbetimizin eşliğinde geceyi hep birlikte geçirdik.

Kahvaltıdan sonra Selin, Osman Abiler’le birlikte tekne turuna çıkmıştı. Ben ise, Samsun’dan Antalya’ya kadar 12 saat süren yorucu bir otobüs yolculuğunun ardından, Antalya otogarından Kaş’a gelmek için bisikletlerini taşıyabilecek bir araç arayan Tanju ve Hakan Abi’yi bekliyordum.

Kaş Marina

Tanjular Batı Antalya isimli firmanın şoförünü bir şekilde ikna etmiş (Bir şekilde: Fazladan ödeme yaparak) ve yarım otobüsün arka tarafına bisikletlerini ve kendilerini sığdırarak Kaş’a ulaşmayı başarmışlardı.

Bilenleriniz muhakkak vardır; Finike Demre ve Kaş arasındaki yol güzel bir manzaraya sahip olduğu kadar virajları sebebiyle eziyetlidir ve otobüste yolculara dağıtılmak üzere -ne için kullanıldığını tahmin edebileceğiniz- siyah poşetler bulunur.

Gözlerinden yorgunluk akan Tanju ve Hakan Abi’yi Kaş otogarında karşıladım. Yaklaşık 15 saat süren otobüs yolculuğu yapmış olmalarına rağmen, Kaş’a ayak bastıkları anda gözlerindeki yorgunluk yerini ışıltıya bırakmıştı.

Antiphellos Antik Tiyatro – Kaş

Birkaç kelam ettikten ve meydandaki çeşmeden akan soğuk suyu mataralarımıza doldurduktan sonra ilk durağımız, Anadolu’nun denize dönük tek tiyatrosu ve bence Kaş’ın en güzel manzarasına sahip yeri olan Antiphellos oldu.

Antiphellos Antik Tiyatro – Kaş

İnsan burada hiçbir şey yapmadan saatlerce durabilir, üzerinde oturduğu taşların verdiği ilhamla iki bin yıl öncesine dönüp şiirler yazabilirdi.

Antiphellos’dan Akdeniz Manzarası – Kaş
Helenistik Kilise – Kaş

Fazla zamanımız olmadığı için Antiphellos’ta şiir yazacak kadar kalamadık. İÖ I. yy’dan kalma kilisenin ardından meydandan geçerek İÖ IV. yy’dan kalmış olan Kral- Anıt mezarına ulaştık ve bu uzun anıt mezarın önünde tek tek fotoğraf çekildik.

Kral Mezarı – Kaş

Aslına bakacak olursanız yaşadığımız güzel hislerin yanında, acele acele bir yerleri ziyaret edip, önünde fotoğraf çekildikten hemen sonra -fazla zamanımız olmadığı için- oradan ayrılmak, bütün bu şeyleri bir görev gibi yapmak canımı sıkıyordu. Belki de şimdi bu yazıyı yazarken, orada bulunduğumuz esnada asla tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde, bir virüsün hepimizi eve kapatması bana bunları düşündürüyordur, bilmiyorum… Ancak şimdi böyle bir tur yapabilseydim, zamanı eskisi kadar dikkate almazdım sanırım. Belki de böyle kriz zamanlarının bize öğrettiği ve ortaya çıkardığı iyi şeyler de vardır. Tıpkı şu replikte bahsedildiği gibi;

“İtalya’da 30 yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş kıyım, cinayet… Ama Michelangelo, Leonardo ve Rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre’de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!”

Thirt Man – 1949
Kaş Meydan
Ben ve Tanju – Kaş

Bir şeyler yedikten sonra Kaş’tan ayrılıp Patara’ya doğru yola koyulduk.

Kaputaş Plajı – Kaş
Kaputaş Plajı – Kaş

20 km kadar pedal çevirdikten sonra Kaputaş Plajı’nda mola verdik. Bir kanyonun ağzında bulunan bu meşhur plaj, kum değil çakıl sevdiğim için benim açımdan Kaş’ın 3 km dışında yer alan Akçagerme Plajı kadar güzel değil.

Kaputaş Plajı – Kaş

Kaş-Patara arasındaki bol virajlı yolun yayalara ve bizim gibi bisikletlilere ayrılmış bölümü yok denecek kadar az. Bu yüzden burada tur yapacak bisikletlilerin çok dikkatli olması gerekiyor.

Tanju, Ben ve Hakan – Kaş çıkışı

Patara

Kaş’tan Patara’ya 45 km’lik bir sürüşün ardından ulaştık . İnce tekerli bisikletlerimizi Patara Antik Kenti’nin taşlı yollarında sürmek her ne kadar bizi zorlamış olsa da tarihi İÖ XIII. yy’a dayanan bu şehrin atmosferi ruhumuzu hemen sardı.

Patara Antik Kenti – Kaş
Patara Meclis Binası – Kaş

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz Helenistik dönemde yapılmış olan meclis binasından çok, binanın önündeki “Aptal ağaç” etkiledi beni.

Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar

Aziz Nesin
Patara Meclis Binası – Kaş
Patara Merkez Hamamı – Kaş
Patara Antik Tiyatro – Kaş

Şimdiye kadar birçok Antik kent ve tiyatro gezdim. Antik tiyatroların çoğu, en azından benim gözümde birbirine benziyordu. Ancak bir şekilde -artık havasından mıdır yoksa sahip oldukları manzarasından mı bilmiyorum- hepsinde farkı duygular hissettim. Mesela bazılarının tepesine çıkıp suspus manzarayı izliyor, bazılarının sahnesinden boş merdivenlere bağırıyorum.

Patara Antik Tiyatro – Kaş

Patara Antik Kenti’nin bittiği yerde başlayan, Caretta Carettalar yumurtalarını bıraktığı için koruma altına alınmış, 18 km’lik uzunluğu ile Türkiye’nin en güzel plajlarından olan Patara Plajı’na ne yazık ki güneş battıktan sonra ulaştık ve güneşin batışını izleyemedik.

Patara Plajı – Kaş

Plajda biraz zaman geçirdikten sonra, antik kentin içinden geçerek Gelemiş Köyü’ne geri döndük. Selin de tekne turunun ardından Kaş’tan bir dolmuşa binerek Gelemiş’e geldi ve bize katıldı. Gelemiş içinde bulunan yeşil alana çadırlarımızı kurduk. Özellikle, otobüs yolculuğunun ardından güneşin altında 45 km pedal çevirmiş olan Tanju ve Hakan Abi’nin duş almaları gerekiyordu. Çadır kurduğumuz parkın hemen karşısında yer alan gözlemeci teyzenin de yardımıyla lavabodan çektiğimiz bahçe hortumuyla “Soğuk” duşumuzu aldık ve çadırlarımıza girip güzel bir uyku uyuduk ve sabah Hakan Abi’nin elinden aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz kahvaltımızı yaptık.

Gelemiş Köyü

Xanthos ve Letoon

Selin’i Patara’da bırakıp gidonlarımızı Patara’nın çok yakınında bulunan Xanthos’a çevirdik.

Xanthos Antik Kenti

Tabii ki güne başlarken yokuşlara selam vermeden olmazdı. Bisiklet turlarının en sevilmeyen yanı dik yokuşlar gibi görünse de, sonraları en fazla efor sarf ettiği bu yokuşları hatırlıyor insan. Ve bir yere ulaşmadan evvel ne kadar ter dökerse gittiği o yerde o kadar keyif alıyor; o yer onun için olması gerekenden daha değerli oluyor ve bu anılarını asla kolay harcamıyor.

Xanthos Antik Kenti

Güneş şakağımızdan öperken, yine o yokuşlardan birini aşarak ulaştık Eşen Çayı (Xanthos Nehri) kenarındaki ovaya hakim iki tepeye kurulmuş olan Xanthos’a. İÖ VIII. yy’a kadar dayanan Xanthos’daki bu tepelerden biri Likya, diğeri ve daha geniş olanı Roma Akropolü.

Xanthos Antik Kenti
Xanthos Antik Tiyatro

Likyalılar’dan Persler’e, Büyük İskender’den Mısır Hanedanı Ptolemaioslar’a, Suriye Kralı III. Antiokhos’dan Roma İmparatoru Marcus Antonius’a kadar birçok medeniyet ve hükümdar görmüş olan Xanthos’a ait bazı önemli eserler bugün British Museum’da sergileniyor olsa da, buraya gelip kentin havasını solumak, bu kentin tepesinden henüz yeni doğmuş Artemis ve Apollon’u Xanthos Nehri’nde taşıyan Tanrıça Leto’nun kokusunu duyumsamak yetiyordu bize.

Xanthos Antik Kenti
Xanthos Antik Kenti

Antalya ile Muğla’yı birbirinden ayıran Xanthos Nehri’ni (Eşen Çayı) aşarak Letoon’a doğru yola koyulduk. Ekim ayına birkaç gün kalmasına karşın güneş üzerimize Temmuz’un sıcağını örtüyordu. Köylerin içindeki tek şeritli yollarda 10 km kadar pedal çevirdik ve sonunda Letoon’a ulaştık.

Letoon Atik Kenti

Benim de çok sevdiğim Romalı ünlü şair Ovidius’un anlattığı bir efsaneye göre Zeus’tan hamile kalan Tanrıça Leto, ikiz çocukları olan Artemis ve Apollon’u Delos’ta (Ege’de küçük bir ada) doğurur. Sonra, Xanthos Nehri’nin denize ulaştığı yere (Patara Plajı’nın bittiği yer) gelip Leto Tapınağı’nın bugünkü bulunduğu yerdeki kaynağa varıncaya dek yürür ve kaynakta Artemis ve Apollon’u yıkamak ister ve nihayet Tanrıça Leto, kendisine engel olmaya çalışan yöre halkını birer kurbağaya çevirir. İşte Letoon Antik Kenti’nin kuruluşu bu mitolojiye dayanıyor.

Letoon Antik Tiyatro

İçinde binlerce mit ve destan barından bu, dünyanın belki de en değerli topraklarında nefes alıyor olmaktan dolayı kendimi bazen çok şanslı hissediyor; bazı zamanlarda ise kendime, çevremdeki insanlara, inandığımız-inanmadığımız şeylere, hırslarımıza, kibrimize ama en çok da yalanlarımıza bakıp hicap duyuyorum. Bunu sakın kendimi birilerinin üzerinde görerek yazdığımı düşünmeyin; zira en çok kendimden utanıyorum.

Letoon – Tanju, Ben, Hakan

Bir yanım, zihnimde gerçek dışı hikaye olmaktan öteye gidemeyen mitlere ve destanlara hep inanmak istemiştir. Hem kim bir bağ bozumunun hemen ardından Dionysos’la aynı masaya oturup ona “Stin ygeiá sas!” demek istemez ki? Bu arada madem bu tarihi kent ismini Ovidius’un efsanesinden almış, şu halde onu anmadan geçmeyeyim.

“Ey budala, niye yakalamaya çalışıyorsun kaçak hayalleri boş yere? İstediğin şey, hiçbir yerdedir.”

Dönüşümler 1-15, Ovidius
Apollon – Artemis – Leto Tapınağı
Letoon Antik Kenti

Letoon Antik Kenti’nden ayrılıp köy meydanındaki kahvehanede çay içtik. Bizim gibi turcular için bir nimet olan kahvehaneler, hem köy halkını genel olarak gözlemleyebileceğiniz, hem de ucuza çay, oralet ve kahve içebileceğiniz yerlerdir. Burada oralete bir parantez açmak istiyorum; hepiniz için öyle midir bilmiyorum ama, içinde gereğinden fazla şeker barındıran kivili, elmalı, kuşburnulu ve portakallı çeşitleri bulunan iri taneli ve genellikle sıcak su ile karıştırılıp servis edilen bu içeceği ne zaman içsem çocukluğumu hatırlarım. Ve evde kendi yaptığım oralet asla, kahvehanede yapılan, kenarı kırmızı daire ve motiflerle süslenmiş beyaz çay tabağı ile servis edilen ince belli bardaktan içtiğiniz oralet kadar lezzetli olmaz.

Bu turlar sayesinde Karadeniz’de, İç Anadolu’da, Akdeniz’de ve Ege’de birçok köy kahvehanesinde bulundum. Şimdi bu kahvehanede oturup insanların yüzüne baktığımda ve isteyerek ya da istemeyerek zamanlarını öldürenlerin sohbetlerini dinlediğinde, dünyanın her yerinde kahvehanelerdeki yüzler, sohbetler, umutlar ve umutsuzluklar birbirine benziyor diye geçirdim içimden; yalnızca iklimler, lisanlar ya da şiveler farklı.

Saklıkent

Kahvehane molasının ardından Saklıkent’e doğru pedal çevirdik. Sıcak, yorgunluk, uykusuzluk ve açlık insanı çok yıpratabiliyor ve bazen küçük sebeplerin kalbinizi kırdığını sanıyor, ortada sinirlenmenizi gerektirecek bir problem olduğunu düşünüyorsunuz. İşte böyle bir zamanda önümüzden yanlış bir yöne doğru giden ve kulağında kulaklık olduğu için arkasından seslenen beni duymayan kuzenimle bağrıştık birbirimize. Güzel olan şu ki; bu tür dargınlıklar çok kısa sürer ve üzerine tekrar konuşma gereği duyulmadan unutulur gider.


Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımalı dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar
.

Eylül’ün Sesiyle, Edip Cansever

Palamut Köyü-Fethiye

Uzun bir tırmanışın ardından Palamut Köyü girişinde bulunan marketin yanındaki beton bölüme oturup öğle yemeğimizi yedik ve ardından 20 km boyunca bazen düz, bazen inişli ve çoğunlukla çıkışlı yolları aşarak Saklıkent’e ulaştık.

Saklıkent

Xanthos Nehri’nin bir kolu olan Karaçay’ın oluşturduğu 18 km uzuğunlundaki bu kanyonun, henüz 25-30 sene evvel 90’ların başında Saklıkent’e kaçmış keçisini arayan bir çoban tarafından keşfedilip yetkililere bildirdiğini biliyor muydunuz? Yani hiçbir şeyden haberi olmayan bir keçi, egolarımızın bizi yükselttiği yerden bakarak küçümsediğimiz bir çoban birçoğumuzdan daha yararlı olabiliyor. Tabii bu doğa açısından yararlı bir şey mi tartışılır, ancak o gün o sıcağın altında, bazen dizimize bazen belimize kadar gelen soğuk suyun içinde hissettiklerimi bugün bu yazıyı yazarken hatırladığımda yüzümde oluşan o sırıtışın sebebi, kanyona kaçan keçi ve onu kovalayan çoban değil de nedir?

Saklıkent

Saklıkent’in girişinde, Olimpos’takilere benzeyen gözlemeciler, kafeler, dondurmacılar, mayo ve terlik satıcıları bulunuyor. Bisikletlerimizi bu gözlemecilerden birine bırakıp gözlemeci teyzeden tanesi beş liraya deniz ayakkabısı kiraladık ve deniz ayakkabılarımızı giyip Müzekart’ın geçmediği milli parka giriş yaparak bacaklarımızı Karaçay’ın soğuk sularına teslim ettik.

Saklıkent

Herkesin yaptığı gibi -neden yapıldığını ve neye iyi geldiğini hala bilmiyorum- yüzümüze, daha doğrusu yüzümüze halihazırda taktığımız maskenin üzerine bir de çamur maskesi yapıp yolumuza devam ettik.

Saklıkent

İnsanların altına girdikten sonra titrek bir sesle bağırıp çağırdıkları küçük bir şelale son durağımız oldu. Suyun altına girmek için hemen soyunmaya başladım. Ancak tam tersi olması gerekirken, yani benim tereddüt etmem gerekirken Tanju ve Hakan Abi şelalenin altına girmeyeceklerini söylediler. Grubun mız mızı bendim, ancak bazen istemediğim halde, böyle bir şey yapma şansını tekrar yakalayamam, yakalasam da aynısı olmaz düşüncesiyle en önden atılabiliyorum. Zira, evet başka bir yerde başka bir şelalenin altına elbette girebilirim -ki bunu halihazırda birçok defe tecrübe ettim- ama o şelale aynı şelale olmayacaktır. Ya da aynı şelale olsa bile su asla aynı su olmayacaktır. En nihayetinde benden cesaret aldıklarından mıdır, kıskandıklarından mıdır bilemiyorum onlar da dayanamayıp suyun altına girdiler.

Saklıkent
Saklıkent – “Üç Güzeller” 🙂

Suyun içinde gidiş-dönüş 10 km kadar yürüyüp epeyce yorulduk. Kanyonun hemen çıkışındaki tava dondurmacıda birer dondurma yedik ve biraz oturup dinlendik.

Fethiye

Saklıkent’te akşam saatlerine kadar kaldığımız için ancak gece yarısı Fethiye’ye ulaşabildik.

Fethiye

Fethiye’ye doğru gelirken hafif yağmur yağdı ve başka bir turda çatlamış olan ekranından birkaç damla su telefonumun içine sızdı. Zaten her turda muhakkak bir şeylerim kaybolur ya da bozulur. Benim için çok keyifli olmayan o gece, Tanju ve Hakan Abi çadırlarını bir otoparka kurdular. Ben de akşam saatlerinde Patara’dan Fethiye’ye gelmiş ve bir otele yerleşmiş olan Selin’in yanına geçtim.

Fethiye

Hakan Abi ve Tanju’yla kahvaltıdan sonra buluştuk. Fethiye kendimize ödül verdiğimiz ilk yer oldu ve kahvaltının ardından hep birlikte tekne turuna çıktık.

Fethiye

“Ölmeden Ege Denizi’ni gezen insana ne mutlu”

Zorba, Nikos Kazancakis
Fethiye
Fethiye Tekne Turu

Anların değerini onları yaşarken değil sonrasında kavrıyoruz. Ya da yalnızca geleceğe dair bir şeylerin hayalini kurduğumuzda gerçekten mutlu hissediyoruz. Ancak içindeyken, ne sonrasında hatırladığımız kadar değerli, ne de öncesinde hayalini kurduğumuz kadar bizi mutlu eden bir olgu olabiliyor o an.

İşte yine o değerini ve bize verebileceği mutluluk potansiyelini tam olarak kavrayamadığımız bir anın tam ortasındaydık. Mutsuz değildik elbette, hatta mutlu da sayılırdık, keyif almadık da diyemem belki. Ama yine de aklımızda hep bir sonraki gün, bir sonraki hafta, bir sonraki yıl vardı…

(İnsan) “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” (Tek damla kan ve bin bir endîşedir.)

Sadi Şirazi
Fethiye Tekne Turu
Fethiye Tekne Turu

Birkaç küçük aksilik dışında keyifli geçen tekne turumuz akşam saatlerinde bitti. Gece Dalaman Havaalanı’ndan İstanbul’a dönecek olan Selin’le vedalaştıktan sonra yolumuza koyulduk. Gün boyunca güneşin altında yattığımız için halihazırda yorgun olan vücudumuz daha da bitap düşmüş, tenimiz ise iyice kızarmıştı.

Fethiye
Fethiye – Dalyan Yolu

Güney’de henüz yaz bitmemişken akşam saatlerinde yolda olmak elbette avantajlıydı bizim için. Ancak, yolların birçok bölümü ışıklandırılmadığı ve trafikte insanlarımız mütemadiyen dikkatsiz olduklarından karanlıkta bisiklet sürmek gündüz vaktine nispeten daha tehlikeli. Son yıllarda sürücülerin dikkatsizliği ve bisikletlileri görmezden gelmesi gibi sebeplerle meydana gelen kazalarda birçok bisikletli dostumuz hayatını kaybetti. Aşağıdaki videoda, arkadaşlarımızın çektiği ve bu konuyla ilgili yapılmış kısa filmi izleyebilirsiniz.

Emniyetsiz Şerit Kısa Film

Dalyan

Gece yarısı ulaştığımız Dalyan’da ismini Nazım Hikmet’in o meşhur şiirindeki dizelerden aldığını düşündüğüm Güzel Günler Oteli’nde konakladık. Bugünden baktığımda Nazım’ın 60 – 70 sene evvel yazdığı Nibinlik isimli şiirinde geçen bu umutlu sözlerin hala gerçekleşmediği için çok iyimser olduğunu, ama yine de içime bir yerde “Ümid” isimli bir ağacı büyüttüğünü hissediyorum.

Güzel Günler Oteli – Dalyan

Hani şimdi biz..
İnanın:
        güzel günler göreceğiz çocuklar
        güneşli günler
                            göre-
                                  -ceğiz.

Nibinlik – Nazım Hikmet

Dalyan

Dalyan’dan Kaunos’a geçmek için yukarıda fotoğrafını gördüğünüz bu araç taşıyabilen küçük feribotu kullandık. Yüzyıllar evvel Karya – Likya sınırı olan Dalyan Boğazı, bugün Muğla’nın Köyceğiz ve Dalyan mahallesinin de içinde yer aldığı Ortaca ilçelerini birbirinden ayırıyor.

Feribot – Dalyan Boğazı

Feribotun içinde, Dalyan Boğazı’nın tam ortasında, bir Dalyan’daki evlere, dükkanlara ve restoranlara; bir de Kaunos Kaya mezarlarına bakıp bu feribotun bir zaman makinesi olduğunu düşündüm. Bizi binlerce yıl öncesine taşıyan bir zaman makinesi…

Dalyan Boğazı

Feribottan indikten sonra yolun sağ tarafından devam edip ulaştığımız kaya mezarlarının girişi kapalıydı ve etrafta hiçbir görevli yoktu. Biz de mecburen kapının üzerinden atlamak zorunda kaldık.

Eski bir inanışa göre mezarı ne kadar yüksekte olursa insan tanrıya o kadar yakın olurmuş ve bu yüzden kralların ve önemli insanların mezarları kayalara kazınırmış… Biz insanlar çok garip değil miyiz sizce de? Kimi ölülerini kuşlar yesin diye doğaya bırakır, kimi yakar küllerini bir nehre savurur, kimi toprağın altına gömer, kimi de yüksek kayaların oyulmasıyla yapılan saraylarda yatar… Bazıları için ölüm bile eşitsizliği bozmuyor…

“Ölü bir kral olmaktansa yaşayan bir dilenci olmak daha iyidir.”

La Fontaine
Kaunos Kaya Mezarları

2400 yıl önce yapılmış olan bu altı kaya mezarının altında ölümü hatırlayacak kadar vakit geçirdik. Daha sonra geldiğimiz yöne doğru pedal çevirdik ve köy evlerinin önünde kendi ağaçlarından topladıkları nar ve portakalları sıkıp satan teyzelerden nar suyu alıp içtik.

Işık, arkaik, klasik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim bulunan ancak bizim hakimiyetimiz ve XV. yy’da kentte yayılan sıtma nedeniyle tamamen terk edilmiş olan Kaunos’un girişine bisikletlerimizi bıraktık ve Kaunos’a doğru 500 metre boyunca yürüdüğümüz taşlı yolda yanımızdan geçen turistlere; “Hi”, “Privet”, “Servus” dedik.

Kaunos
Kauonos Antik Kenti

Ziyaret etmeden evvel gideceğim yer hakkında araştırma yapmak, gittiğim yerde gözlerimi kapattığım anda tarihte orada yaşamış insanların arasında hissetmeme sebep oluyordu. Şimdilerde İztuzu Plajı’ndan 8 km içeride yer almasına rağmen bundan 3000 sene evvel bir liman kenti olarak kurulmuş Kaunos’ta da aynı şeyi hissettim. Gözümün önüne ikiz kardeşine aşık olduğu için ondan uzaklaşarak şimdi üzerinde oturduğum topraklarda bu şehri kuran, Karya Kralı Miletos’un oğlu ve Apollo’nun torunu Kaunos geldi. Gözlerimi açtığımda ise mektup yazıp kendisinden kaçan Kaunos’un peşinden giderek onu arayan, intihar etmeye bile kalkışan Kaunos’un ikiz kardeşi Byblis’in, mitolojiye göre gözyaşları ile oluşturduğu Calbys Nehri’ne (Dalyan Boğazı) baktım uzun uzun… Westermarck Etkisi mi yoksa etik mi bilmiyorum, ben de en az sizin kadar bu tür aşkları ve dürtüleri anlamıyorum, ve bana da en az size geldiği kadar iğrenç geliyor bu tür ilişkiler. Ancak konumuz dışı olsa da Türkiye’de, özellikle Anadolu’da bunun ne kadar yaygın olduğunu gerçek mahkeme dosyaları üzerinden anlatan bir kitap önereyim size;

Kardeşini Doğurmak – Büşra Sanay

Kaunos Antik Tiyatro

Benimle aynı şeyleri mi hissediyordu bilmiyorum ancak 5000 kişilik bu antik tiyatronun tepesine oturmuş Suluklu Gölü’nü izleyen Hakan Abi de uzun bir süre kaldı orada. Aslında buraya kim gelse -sosyal medya fotoğrafçıları hariç- oturur ve bu kentte yaşayan insanları düşünürdü. Hakan Abi yolculuğun başından beri kırmızı logolu telefon hattıyla ilgili yaşadığı ve bir türlü yetkili merkez bulamadığı için çözemediği sorunu da düşünüyor olabilirdi. Her günün başında gideceğimiz ilçede bu sorunu çözeceğini düşünmüş ancak son durağımız olan Bodrum da dahil hiçbir yerde çözememişti.

Kaunos Antik Tiyatro
Kaunos Antik Kenti
Kaunos Antik Kenti

Bizi büyülemiş olan Kaunos’ta birkaç saat geçirdik. Uzun uzun etrafı izledik, 3000 yıllık taşların üzerine oturup sohbet ettik. Birkaç saniyeliğine zamanı durdurmak istedik. Sonra yine aklımıza yola koyulmamız gerektiği geldi. Ve her zamanki gibi aceleyle yola çıktık.

Kaunos Antik Kenti
Kaunos Antik Kenti

Köyceğiz

40 km kadar pedal çevirdikten sonra Karyalılar’dan Osmanlılar’a kadar 12 medeniyet görmüş olan 5400 yıllık kasabada, Köyceğiz’de öğle yemeği için mola verdik.

Köyceğiz
Köyceğiz

Gölün kenarındaki parkta bulunan tek masalı bankta iki lise öğrencisi oturuyordu. Bankı bizimle paylaşmayı kabul eden öğrencilerle bir yandan sohbet ederken bir yandan da yemeğimizi hazırladık. Babaları memur olan ve babalarının mesleğinden dolayı birçoğumuzun yaşamak isteyeceğini düşündüğüm Köyceğiz’de ikamet eden bu genç kadınlar, yaşadıkları yerden nefret ettiklerini, İzmir, ama en çok da İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşamak istediklerini söylediler. Hepiniz muhakkak böyle bir dönemden geçmişsinizdir, belki de hala benim gibi içinde bulunduğunuz şehirden, etrafınızdaki kötülüklerden ve çevrenizdeki insanlardan kaçıp başka bir yere gitmek istiyorsunuzdur… Ama çoğumuz sistem gereği bir şeylere bağlı olduğumuz ya da konforumuzu kaybetmekten korktuğumuz için beceremez bunu… Doğu Anadolu’nun bir dağında oturup denize özlem duyan bir çocuk; şahane iklimi ve mavisiyle meşhur Köyceğiz’den daha kalabalık bir şehre gitmek isteyen bu genç kadınlar; kalabalıktan, insanlardan, stresten ve seslerden sıkılmış, doğanın içinde bir ahşap eve taşınmak isteyen biz… Hepimiz kaçmak istiyoruz…


Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

Şehir – Konstantinos Kavafis

Köyceğiz – Öğle Yemeği

Restorana çevrilmiş bir uçağın (neden?) yanından geçip akşam Akyaka’ya ulaştık.

Akyaka

Akşam olmuştu. Birtakım tırmanışların ve inişlerin ardından bitap düşen vücudumuzu dinlendirmek için kamp yapabileceğimiz bir yer aradık. Ancak Akyaka’daki bütün yeşil alanlarda kamp yapmanın yasak olduğu yazıyordu. Sonra burayı bulduk; Anayurt Oteli – Zorba Pub – Sinekli Bakkal. Küçük bir oteli, bakkalı ve barı olan bu güzel mekan ismini üç muhteşem kitaptan almış, üstelik burada “50 cl fermante edilmiş arpa suyu :)” market fiyatına, 12,5 TL! Hemen oturup bir şeyler içtik. Yan masamızda, çalışanlar o meşhur Türk içkisinden içiyor ve şarkılar söylüyorlardı. Bir süre sonra masalar birleşti. Hep birlikte içtik, hep birlikte söyledik. Bu esnada mekanın sahibi ile de tanıştık. Kendisi Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza attığından KHK ile görevinden uzaklaştırılmış, yurt dışı çıkış yasağı olduğu için Kıbrıs’ta oturan ailesinin yanına gidemeyen bir akademisyen. Devletin sandığının aksine PKK ve FETÖ ile hiçbir ilgisinin olmadığını, fermante edilmiş birtakım meyvelerin de etkisiyle gülerek anlattı bize. Kendi söylemiyle ticaretten hiç anlamadığı halde annesinden kalan bu evi otel, bakkal ve bara çevirip, yanında çalışan iki eski öğrencisiyle hayatını idame ettirmeye çalışan hocanın mekanına iki “tip” gelip onu masalarına çağırdılar. Çevredeki diğer barlardan oldukça ucuz olan bu mekana çökmeye çalışan tiplerin ağzından şu cümleyi duyduk “Hoca sen burayı bize bırak, git akademisyenlik falan yap, biz burayı işletir sana para göndeririz.” Memleketi olan Kıbrıs’a gitmesine bile izin verilmeyen hocaya bu memlekette işini yapmasına izin veriyorlarmış gibi… Tarihte yüzlerce medeniyetin var olduğu ancak hala tam anlamıyla medeni olamamış bu topraklarda, bir şekilde bize dokunmasa da gördüğümüz faşizmi, hocanın hikayesiyle daha derinimde hissettim. Ne yazık ki bu hoca vatan haini, onun mekanına çökmek isteyen mafya kılıklı adamlar vatansever olarak adlandırılıyor bu coğrafyada. Kanımızla bize duş aldırmak isteyenler sırtlarda taşınıyor; mürekkep yalamış, ülkesinde insanlar barış ve huzur içinde yaşasın diyenler hapishanelerde çürütülüyor…

“Eğer ödülse dinin amacı, eğer vatanseverlik kişisel çıkarlar demekse ve eğer eğitim ilerlemek içinse, o zaman inançsız, vatan haini ve cahil bir adam olmayı yeğlerim.”

Aforizmalar, Halil Cibran
Akyaka

Yağmur başlamıştı. Hoca otelin dolu olduğunu ancak masaları çekip kampı barın olduğu alana kurabileceğimizi söyledi ve bunun için tek kuruş para da kabul etmedi. Üstelik, dondurma dolabından dilediğiniz kadar dondurma yiyebilirsiniz dedi. Artık şans mı, her ne kadar inanmasam da kader mi bilmiyorum hem duş almak için sıcak bir suyumuz hem de yağmurdan bizi koruyan üstü kapalı kamp alanımız vardı.

-Bizim için yaptığın her şey ve sahip olduğun erdemler için çok teşekkürler Hocam.-

Akyaka
Akyaka

Sabah uyandıktan sonra ortalığı topladık ve Sarıyer Böreği ile kahvaltımızı yaptık. Ardından yaz kış soğuk olması ile meşhur Azmak’ın etrafında biraz dolaşıp Marmaris’e doğru yola çıktık.

Akyaka

Marmaris

Akyaka – Marmaris yolunda Kaş’tan başladığımız turumuzun en şiddetli yağmuru altında sürdük. Ve ilk kez birimizin -tabii ki benim- tekeri patladı.

Marmaris
Marmaris

Öğle saatlerinde ulaştık Marmaris’e. Bu arada yağmur dinmiş, güneş yeniden kasklarımızı yumurta pişirecek sıcaklığa çıkarmıştı.

Marmaris

Marmaris’te bir şeyler yiyip biraz turladıktan sonra ilk surları İÖ XXX. yy’da inşa edilmiş olan Marmaris Kalesi’ni ziyaret ettik.

Marmaris
Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi

Marmaris Kalesi’nin içinde bir de arkeoloji müzesi ve bu müzenin içinde aşağıdaki fotoğrafta göreceğiniz üzere “Ölüm Herşeyi Eşit Kılar” gibi muhteşem bir sözün yazılı olduğu bir alan var. Bu alana girdiğimde ilk düşündüğüm şey; insanlar bu kadar uğraşıp bu güzel müzeyi yaratmışlar, kimse bu güzel insanlara “Şey her zaman ayrı yazılır” dememiş mi? oldu. Yani hadi günlük yazışmalarımızda Türkçeyi katlediyoruz, bunu bir şekilde anlayabiliyorum da, burası bir müze yahu! Bu hatayı nasıl atlıyorlar?

Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi
Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi
Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi
Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi
Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi

Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait çeşitli amfora ve çeşitli örenyerlerinde yapılan arkeolojik kazılar sonucunda çıkarılan çömlek ve cam eşyası, sikke ve süs eşyaları, ayrıca Osmanlı’dan kalan çeşitli araç ve gereçlerin sergilendiği müzede yaklaşık bir saat kaldık.

Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi
Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi
Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi

Marmaris ile Datça arası yaklaşık 70 km’ydi ve daha evvel burayı araçla geçmiş biri olarak yolun ne kadar zorlu olduğunu biliyordum. Yolumuzun uzun ve zorlu olduğunu bilmemize rağmen keyifli ayrıldık Marmaris’ten. Hisarönü Köyü tarafında bir yerde terk edilmiş, yanında çeşme ve önünde masa olan bir polis kontrol noktası bulup yemeğimizi hazırladık ve hava kararmadan yola koyulduk.

Marmaris Datça Yolu

Datça

Marmaris ile Datça arasındaki yol hatırladığımdan daha yokuşlu ve daha karanlıktı. Uzun süre hiç insan görmedik. Her yer o kadar karanlıktı ki yalnızca bisikletimizin cılız ışıkları ve 15-20 dakikada bir yanımızdan geçen araçların farları aydınlattı yolumuzu. Yolun bu kadar zorlu olacağını tahmin edemediğimiz için yanımıza su da almamıştık. Neyse ki yol üzerinde birçok çeşme vardı. Ve turun ikinci bisiklet lastiği yine aynı gün içinde, bu en olmaması gereken karanlık yolda patlamıştı.

Marmaris Datça Yolu
Marmaris Datça Yolu

Farklı mizaçlara sahip olan biz insanlar birbirimizi bir şekilde tamamlıyoruz. Bu yorucu ve karanlık gecede de bu cümleyi destekleyecek bir hikaye yaşadık. Artık yokuş çıkmaktan yorgun düşmüş bacaklarımız ve terden sırılsıklam olmuş formalarımızla mola verdiğimiz bir yerde, hayatımda daha evvel rastlamadığım güzellikteki yıldızlara bakıp o akşam kaçıncı kez kurduğumu hatırlamadığım şu cümleleri döktüm dudaklarımdan “Burada yıldızlar ne kadar güzel değil mi yaaa!” O akşam yıldızların güzelliği bütün yorgunluğumu unutturmuştu bana. Ancak, aynı yıldızlar en az benim kadar yorulmuş olan kuzenimin yorgunluğunu almayı başaramamıştı. Ve bu yüzden, canı burnunda atan Tanju ben cümlemi kurduktan hemen sonra bana öyle bir baktı ki, sanırım o sessiz bakış bu zamana kadar yediğim en ağır küfürdü. Dediğim gibi her insan farklı mizaca sahiptir. Kimileri geceleri gökyüzüne bakıp çiçek açmış bir yıldız görmeyi umacak kadar hayalperest, kimileri bir an evvel amacına ulaşmak için bu “saçmalıklara” zaman ayıramayacak kadar realist. Bence dünya için bu iki tip insan da gerekliydi.

“Eğer bir yıldızda bulunan bir çiçeği seviyorsan, geceleri gökyüzüne bakmak çok güzeldir. Bütün yıldızlar çiçek açarlar.”

Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry
Fotoğraf bize ait değildir.

Gece saat 01:00 civarında Datça’ya ulaştık. Sahilde bulunan konteynerlerin arkasına çadırlarımızı kurduk ve sabah güneşin yükselmesiyle uyandık. Planımız Datça yarımadasının en ucunda ve merkeze 40 km mesafede bulunan Knisdos Antik Kenti’ne gitmekti. Datça’da konuştuğumuz esnaftan birkaçı yolun çok bozuk olduğunu ve bisikletlerimizle gidersek çok zorlanacağımızı söyledi. Biz de zaten çok yorgun olduğumuzdan bisikletleri dolmuş durağına park edip dolmuşla Knidos’a gitmeye karar verdik.

Datça

Knidos’a varmamız bir saatten biraz fazla sürdü. Yollar hakikaten bozuk ancak manzara şahaneydi.

Knidos Antik Kenti

Kuruluşu İÖ. XIII. yy’a tarihlenen Knidos 1858 yılında dönemin padişahının da izniyle bir İngiliz tarafından yağmalanmış ve bir yıl boyunca buradaki eserler Londra’ya taşınmış. British Museum’da sergilenen bu eserleri taşıdığı için kendisine “Sir” unvanı verilen arkeoloğun adı Charles Thomas Newton. Bugün British Museum’ın önünde sizi hala buradan götürülen Knidos Aslanı isimli heykel karşılar.

Ayrıca yan tarafta çeşitli kopyalarını gördüğünüz Atina’lı heykeltıraş Praksiteles tarafından beyaz mermerden yapılmış ve dünyanın ilk çıplak kadın heykeli olan Knidos Afroditi heykeli bu kentte yer alıyormuş. Bugün sadece kaidesi yerinde duran heykelin kendisi nerede bilinmiyor. 1967-1977 yılları arasında Amerikalılar heykeli bulmak için sondaj kazıları yapmışlar ancak sonradan sondaj kazıları Türkiye tarafından yasaklanmış.

“Kharikles tanrıçaya doğru yürüdü ve onu ıslak dudaklarıyla öpmeye başladı. Uzun süre sarıldı ve kendinden geçti. Tanrıça ile adeta bütünleşmişti…”

Pseudo Lukianas “Erotes” adlı eserinde, arkadaşı Kharikles ile Knidos’a uğradığını ve heykel ile karşılaşmalarını anlatıyor.
Knidos Antik Kenti
Knidos Antik Kenti
Knidos Antik Kenti
Knidos Antik Kenti
Knidos Antik Kenti

Orada bir an durup 2000 yıl öncesine dönüp şu anda nerede olduğu bilinmeyen dünyanın ilk çıplak kadın heykeline, Afrodit’e uzun uzun bakabilmeyi diledim. Bu tabii ki mümkün olmadı. Bugün İtalya’da ve Yunanistan’da binlerce yıl evvel yapılmış heykeller ilk günkü kadar heybetli sergilenirken hepsinden daha zengin bir tarihe sahip olan bizde sanata verilmiş ve hala veriliyor olan “değer” en az sizin olduğu kadar benim de canımı sıkıyor. Şimdi bu heykel yerinde duruyor olsaydı, muhtemelen bu kent çok daha bilinir ve ziyaret edilir bir yer olurdu. Her şeye ve sağlam kalamamış bütün bu taş yığıntılarına rağmen, antik kentin tiyatrosunun tam karşısında, bu muhteşem durgun suyun içinde yüzmek insana kendini mükemmel hissediyordu.

Knidos Antik Kenti

Geldiğimiz dolmuşla Datça’ya geri döndük. Bisikletlerimizi aldık ve ilk durağımız, İÖ XI. yy’dan başlayarak Datça’nın ilk yerleşim merkezlerinden ve Can Yücel’in son yıllarını geçirdiği yer olan Eski Datça’ydı. Bizi bu güzel sokaklarda ilk karşılayan yine “Can Baba” oldu.


Gölgeler ışığa çaldı
İçinde sarmanlar dolaşıyor
Böyle bir akşamüstü
Hiç ölmek istemezdim

Mekanım Datça Olsun, Can Yücel

Eski Datça
Eski Datça
Eski Datça
Eski Datça
Eski Datça

Yarın sabah 9’da yarımadanın diğer tarafından feribota binecek ve Bodrum’a gidecektik. Bu yüzden bu akşam Datça Karaköy’de bulunan feribot iskelesine doğru sürdük bisikletlerimizi. Sadece 9 km olan bu yol bizi pek yormadı, yarım saatte ulaştık feribot iskelesine. Ve kendimize kamp yapacak bir yer aradık. Kamp yapacak yer bakarken, yine buraya kamp kurmuş olan İsviçreli bisikletli bir çifte rastladık, selam verip geçtik yanlarından, çiftten kadın olanı peşimizden gelip kendileriyle birlikte kamp yaparsak çok mutlu olacaklarını söyledi. Ancak, kamp yaptıkları yerde yeterince boş alan olmadığından ve kamp yaptıkları yer çok rüzgar aldığından bu davetlerini nazikçe geri çevirdik. Sonra hepimizin aklından şu geçti; “Bunlar İsviçreli değil de Türk çift olsalardı kadın gelip üç erkeğe böyle bir teklif yapar mıydı? Yapsalardı bile bunu kadın değil de erkek teklif etmez miydi?” İlişkilerde genel bir problemin olduğu, bir kadının tanımadığı bir erkekle konuşmasının yanlış anlaşıldığı bir toplumda yaşıyoruz ne yazık ki ve bu asla kadınların suçu değil…

“Coğrafya kaderdir…”

İbn-i Haldun
Datça

Hemen feribot iskelesinin yanındaki çay bahçesinin alt tarafında çadırlarımızı kurabileceğimiz bir alan bulduk. Çay bahçesinde bir şeyler yedikten sonra erkenden çadırlarımıza girip uyuduk.

Datça

Sabah Ege’den gelen dalga sesleriyle uyandım. Kaş’tan buraya kadar yaptığımız kamplarda en iyi uyuduğum gece olmuştu. Çadırlarımızı toplayıp bisikletlerimizi feribota yerleştirdik.

Datça-Bodrum Feribot

Rüzgar sebebiyle biraz sallanan feribotta yaptık kahvaltımızı. Kahvemi içip bizden gittikçe uzaklaşan Datça’ya bakarken, gelsin diye günlerce beklediğim ve artık bitmek üzere olan turun göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini düşündüm. Bu izafiyet dediğimiz şey tersine işlese ne olurdu sanki? Keyif aldığımız zamanlar bize yıllar boyunca sürüyormuş, yaşamak istemediğimiz şeyler bir an evvel bitiyormuş gibi gelse ne olurdu Einstein?

Bodrum

Nihayet son durağımız olan Bodrum’a ulaştık. Bodrum’da bizi Tanju’nun eşi Hasret karşıladı. Hasret turumuzun bu son ayağında bize katılmak için dün Samsun’dan yola çıkmış ve bu sabah Bodrum’a ulaşmıştı.

Bodrum

Bodrum’daki ilk durağımız 1402 yılında St. Jean Şövalyeleri tarafından Aziz Peter Kalesi ismi ile inşa edilmiş olan Bodrum Kalesi oldu. Bugün Su altı Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmakta olan kalenin müze koleksiyonlarında bulunan eserler Türk hamamı, Amphora sergilemesi, Doğu Roma Gemisi, Cam Salonu, Cam Batığı, Uluburun batığı, Sikke ve Mücevherat Salonu, Karyalı Prenses Salonu, İngiliz Kulesi, İşkence ve Katliam Odaları ve Alman Kulesi’nde sergileniyor.

Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Zeki Müren Sanat Müzesi

Kaleden sonra Zeki Müren’in son yıllarını geçirdiği ve şu anda müze olarak hizmet veren evini ziyaret ettik. Zeki Müren’in muhteşem şarkılarından yayın yapılan evde sanatçının yaşamına dair birçok ayrıntı var. Zeki Müren’i seviyorsanız bu eve uğramadan Bodrum’dan ayrılmamalısınız. Muhakkak her birimiz bir Zeki Müren şarkısı biliyoruzdur ve bazılarımızın bu şarkılardan biriyle güzel ya da belki acı bir hatırası vardır.

Bir plak olsam, Zeki Müren çalsam, bozulsam, aynı yerde takılsam ve hep tekrarlasam:

“Elbet bir gün buluşacağız.”

Ruhi Mücerret, Murat Menteş
Bodrum Zeki Müren Sanat Müzesi
Bodrum Zeki Müren Sanat Müzesi
Bodrum Zeki Müren Sanat Müzesi
Bodrum Zeki Müren Sanat Müzesi
Bodrum Zeki Müren Sanat Müzesi
Bodrum Zeki Müren Sanat Müzesi

Zeki Müren evinden çıkarken kafamda hala onun şarkıları çalıyordu. Murat Bardakçı gibi bazı gazeteciler Zeki Müren’in Türk müziğinin canına okuduğunu iddia etse de, bence Türk müziğinde onun gibi kimse var olmadı ve var olmayacak.

Bodrum Costa Maya Hotel

Her yıl yaptığımız gibi son gecemizi bir otelde geçirdik. Bodrum’un merkezinde yer alan Maya isimli bu otelde vasat olsa da bizim gibi bir haftadır bisikletin üstünde tepeler aşan ve çadırda uyuyanlar için fazlasıyla yeterliydi.

Bodrum Dalış

Dinlenmiş bir şekilde uyanıp erkenden dalışa gittik ve her dalış yapan amatörün verdiği şu klasik pozlardan verdik. Dalış yapmak çok keyifliydi ancak yine yazımın başında söylediğim gibi, bütün bunları görev gibi, herkes gibi yapmak can sıkıcıydı.

Bodrum Dalış
Bodrum Dalış

Her durağan, acı ve güzel şey gibi bu tur da bitti. Ve ben yüzlerce soğuk ve şehirler arası otobüse binsem de çocuk olmaktan asla vazgeçmedim.

Yola bir kez düşen ,

Artık hep yersizdir.

yürüme, oruç aruoba

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.